YASALAR NEZDİNDE ENGELLİ BİR BİREYİN EŞİT EĞİTİM VE ÖĞRENİM HAKKINA SAHİP OLABİLMESİ İÇİN NELER YAPILMALI?

Dünya gündemine ilk kez BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile giren engelli çocuklara eğitimde fırsat eşitliği kavramı Türkiye'de Anayasa'nın 42. maddesi, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Kabulüne Dair 4058 sayılı Kanun, 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, yürürlükten kaldırılan 18.01.2000 tarih ve 23937 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği ile "Çocuklara Birinci Öncelik" ilkesi doğrultusunda büyük adımlar atılmıştır.

Ne var ki 31.05.2006 tarihli ve 26184 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği ile yasal bakımdan büyük bir geriye gidiş yaşanmıştır.

Gelişmiş ülkelerde yargı kararlarıyla gelinen noktaya Türkiye'de uygulamanın henüz yerleşmemiş olması nedeniyle ulaşılamamıştır.

Fırsat eşitliği kapsamında engelli çocuğa olabildiğince erken dönemde tıbbi tanılama yapılmalı ve çağdaş yaşamın gereği olarak hakları "kolay" ve "erişilebilir" olmalıdır.

En başta devlet, daha sonra yasanın uygulayıcısı konumunda herkes, "vatandaşına güven ilkesi" temelinde engelli bireyin haklarını son damlasına kadar kullanımına olanak sağlamalıdır.

Dünyada uygulamalar doğrultusunda kaynaştırma vb yaklaşımlarla engelliler, toplum içinde tutmak vazgeçilmez amaç olmalıdır.

Engellisini yok sayan ona sahip çıkmayan bir toplumdaki umursamazlık ve umarsızlık gün gelir diğer bireysel hakların da vazgeçilir olduğu kanısını yaygınlaştırabilir. Gerek bu yüzden gerek kamusal niteliği gereği "eğitimde engelli hakları" na, toplumdaki duyarlı herkesin en başta hukukçuların sahip çıkması; hukukçunun aydınlatma, koruma ve önlem alma görevini, konunun niteliği gereği çok yönlü ve disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alması gerekir. Ancak toplum bu anlayışla çocuğun yararını her zaman ve her koşulda üstün tutabilir; elinde bulunan kaynaklar açısından ilk önceliğin çocuğun yararına olana verebilir.

18.1.2000 tarihli ve 23937 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan "Millî Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği", BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne, özel eğitime ilişkin AB Konsey Kararlarına ve bu doğrultuda gelişmiş ülkelerdeki özel eğitime ilişkin normlara, yasalara ve uygulamalara daha uygundur. Yeni yönetmeliğe kıyasla çok daha özel eğitim konusundaki ihtiyaçlara cevap verebilecek niteliktedir.

Bu konudaki uluslar arası platformda en son gelişme 30.Mart.2007 tarihinde "Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme"'nin New York'ta imzalanmasıyla sağlanmıştır. Engellilerin hak ve özgürlüklerden tam ve eşit şekilde yararlanmasını teşvik etmeyi ve sağlamayı öngören sözleşme, engelli kişilerin haklarını kullanabilmeleri için taraf devletlere yükümlülükler getirmektedir. Sözleşme, yükümlülüklerin ulusal düzeyde koordinasyonu ve izlenmesi için bir koordinasyon kurumu oluşturulmasını, BM nezdinde bir komitenin kurularak, ulusal düzeydeki gelişmelerin raporlar aracılığıyla bu komite tarafından izlenmesini öngörmektedir.

Türkiye 03.12.2008 tarihinde bu sözleşmeyi uygun bularak onaylamıştır. Bu sözleşmede eğitim alanında Taraf Devletlerin engellilerin eğitim hakkını fırsat eşitliği temelinde tanıdığına ve eğitim hakkının ayrımcılık yapılmaksızın sağlanması için eğitim sisteminin bütünleştirici bir şekilde her seviyede engellileri içine almasını ve ömür boyu öğrenim imkanı sağlaması gerektiğine yer verilmiştir. Taraf Devletlerin bu hakkın yaşama geçirilmesi için, şu hususları sağlar;

  • Engelliler engelleri nedeniyle genel eğitim sisteminden dışlanmamalı ve engelli çocuklar engelleri nedeniyle parasız ve zorunlu ilk ve ortaöğretim olanaklarının dışında tutulmamalıdır; Engelliler yaşadıkları çevrede bütünleştirici, kaliteli ve parasız ilk ve orta öğretime diğer bireylerle eşit olarak erişebilmelidir;

  • Bireylerin ihtiyaçlarına göre makul düzenlemeler yapılmalıdır;

  • Engellilerin genel eğitimden etkin bir şekilde yararlanabilmeleri için genel eğitim sistemi içinde ihtiyaç duydukları desteği almalıdır ve Engellilere yönelik bireyselleştirilmiş etkin destekleyici tedbirler, engellilerin tam katılımı hedefine uygun olarak, akademik ve sosyal gelişimi artırıcı ortamlarda sağlanmalıdır.

    Özel eğitimde aslolan "en az sınırlandırılmış eğitim ortamı" değil "kaynaştırma uygulamaları"dır. Yani uluslararası hukuk ve sözleşmeler çerçevesinde özel eğitime ihtiyacı olan bireyin bulunduğu yerde ve ortamda eğitilerek toplumla tedricen bütünleşmesinin sağlanması esastır. Yeni yönetmelikte bu anlayışa sınırlama getiren tüm düzenlemeler kaldırılmalıdır.

    Kaynaştırma'dan bahsederken, özellikle MEB Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün 02.9.2008 tarihli, B.08.0.20.03.01/3601 sayılı, "Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulamaları" konulu Genelgesi'nden de bahsetmek gerekir. Bu Genelge'de (4.) maddesinde "yetersizliği olmayan akranları ile aynı sınıfta ya da özel eğitim sınıfına devam eden öğrencilerin kaynaştırma yolu ile eğitimlerinde sınıf öğretmenleri, özel eğitim sınıfı öğretmenleri ile rehber öğretmenlerin yanı sıra okulda görevli tüm yönetici ve diğer öğretmenler aynı sorumluluk bilinciyle hareket edeceklerdir". Buradan özel eğitimin sadece bir kısım öğretmen ve idarecilerin görevi olmadığı diğer yönetici ve öğretmenlerin de sorumlu olduğunu unutmamak gerekecektir.

    Her türlü engel ve engellinin "erken teşhisi" çok önemlidir. Erken teşhis olabildiğince erken dönemde yapılmalı ve bu mümkün olduğunca "kolay" ve "erişilebilir" bir şekilde olmalıdır.

    Tıbbi tanılamayı zorlaştıran, 31.05.2006 tarihli Yönetmelik'teki Sağlık Kurulu Raporu'ndan vazgeçilmeli ve uzman görüşü yeterli sayılmalıdır. Okulun (gerekçeli) itirazı üzerine ancak RAM kararı ile Sağlık Kurulu Raporuna istisnai olarak başvurulmalıdır.

    Eski Yönetmelikteki zorunlu eğitimde kayıt zorunluluğu yeniden getirilmelidir.

    Eğitsel değerlendirme ve tanılama için ana ilkeler belirtilmekle yetinilmelidir. Bireye ve vatandaşına güvensizlik temelindeki tüm düzenlemelerden vazgeçilmelidir. Örneğin aileden belge istenmesinden; bireysel gelişim raporu düzenlenmesinden, vazgeçilmelidir.

    Aileyi ve engelli bireyi dışlayarak onun hakkında karar veren bir yapıdan vazgeçilmelidir. Birey merkezli anlayışa geri dönülmeli, itiraz hakkı okula değil aileye/bireye tanınmalıdır. Karar verici olması gereken karardan asıl etkilenendir. Birey için neyin iyi, neyin güzel, neyin doğru olduğuna kendi dışındakilerin hele devletin karar verdiği dönem artık çok gerilerde kalmıştır. Karar, hakkın kullanımının asıl ve tek sahibi bireyin olmalıdır. Konunun toplumsal yanı ancak bireyin bu hakkı kullanmakta gecikmesi veya geç kullanması durumunda söz konusu olmalıdır.

    "Eğitimin her aşamasında, bireyin gelişimi ve eğitim performansı doğrultusunda durumuna uygun yeni bir okula veya kuruma yerleştirmesi kararı alınır" benzeri engeli olan çocuklara ceza niteliği taşıyan bir okuldan diğerine gönderilmesine yol açacak kaynaştırmanın ruhuna ve temel eğitim hakkına kökten aykırı düzenlemelerden vazgeçilmelidir.

    Özel eğitim gereksinimi içinde bulunan çocukların koşulsuz olarak üniversitelerin özel eğitim bölümleri programlarını tamamlamış veya özel eğitim alanında çalışmış olanlarına emanet edilmelidir. MEB sosyal devlet olma ilkesini yaşama geçirerek bir an önce bu nitelikte eleman istihdam etmelidir.

    Tüm yasal düzenlemelerin temel amacı, doğuştan gelen eşitsizliği bir ölçüde olsa gidermektir. Bu çabayı baltayan, zorlaştıran, az veya çok olsun engelli çocuğun, başarısını ve ilerlemesini yüreklendiren ve sonuçta eğitimin amaç değil topluma yararlı ve uyumlu birey yetiştirmek için bir araç olduğunu hatırlatan bir yaklaşım benimsenmelidir.

    Konunun ve yaşanan sorunların ancak çok yönlü disiplinlerarası bir yaklaşımla çözülebileceği, çocuğun en temel haklarından birisi olan eğitimde fırsat eşitliği hakkının gereği gibi yerine getirilmesinde hukukun ve hukukçunun aydınlatma, koruma, önlem alma görevi yadsınmamalı ve ihmal edilmemelidir.

    AV.IŞIL BAĞATUR

    Önceki Sayfa


    E-mail: ds@downturkiye.com